Rol Mü Gerçek Mi?

Merhaba…

Daha önce sosyal kimlik dediğimiz görünmez bir sistemin içinde nasıl yer aldığımızı gördük.
Ama durmadık.
Çünkü o etiketlerin bir sonucu daha var:
Roller.

Sana bugüne kadar kim “iyi çocuk” olman gerektiğini söyledi?
Kim “sakin kal”, “abla gibi davran”, “erkek adamsın ağlama” dedi?
Kim “başarılı olmalısın”, “aileni mahcup etme”, “bu ilişkiyi sen taşı” dedi?

Bak, kimse sana senin hikâyeni yazman için boş bir sayfa vermedi.
Çoğumuz daha baştan kalem başkasının elindeyken başladık hayata.
Rolümüz hazırdı.
Sadece ezberlememiz gerekiyordu.

Ve bu roller o kadar içimize işlendi ki, ne zaman kendimiz olmaya çalışsak “rolü bozuyorum” korkusuyla durduk.
Birçok insan hâlâ “mutlu görünme rolü” oynarken ağlamayı unuttu.
Birçok kadın “fedakâr rolü”ne o kadar inandı ki, kendi ihtiyaçlarını susturdu.
Birçok erkek “güçlü olma” zorunluluğuyla kırılganlığını gömdü.
Ve birçok genç “başarı rolü”ne öyle kilitlendi ki, kim olduğunu unuttu.

Ama sormamız gereken soru şu:
“Bu rol bana mı ait, yoksa bana giydirilmiş mi?”

Bak, roller aslında kötü şeyler değil.
Birinin evladı, birinin sevgilisi, bir ekibin üyesi olmak çok anlamlıdır.
Ama sorun şu:
Bu rolleri biz mi seçtik, yoksa sadece dayatılanı mı oynuyoruz?

Bir tiyatro düşün.
Sana bir kostüm verilmiş ama içinde rahat değilsin.
Aynada kendini tanımıyorsun.
Ama herkes seni o kıyafetle alkışlıyor.
Sen çıkıp, “Ben böyle hissetmiyorum,” desen sessizlik olur.
İşte bu sessizlik yüzünden birçok insan hayatını başkasının senaryosunda geçiriyor.

Peki ne yapmalı?
Her şeyden vaz mı geçmeli? Seni ayakta tutan ama aynı zamanda içinde tutsak tutan etrafındaki duvarları tamamen yıkmalı mı?

“Başkalarının beklentileriyle örülmüş roller, altından yapılmış bir kafesten farksızdır. Parıltılıdır, güvenli görünür ama yine de seni gökyüzünden alıkoyar.”


Hayır.
Duvarlardan kurtulmayı düşünürken üzerimize yıkarız. Öyleyse ne yapmalı? Duvarlara kapılar pencereler eklemeli. Özgürlüğünü sağlayacak hale getirmeli. Ama gerektiğinde de kapısını kitleyip arkasında durabilmeli.
Ama artık kendine şu soruyu sormalısın:
“Ben bu rolü gerçekten istiyor muyum, yoksa sadece oynuyor muyum?”

Ve belki de küçük küçük değiştirmeye başlarsın.
Bir kelimeyle, bir duruşla, bir “hayır” la, bir haykırışla belki de bir kabullenişle…

Çünkü en gerçek hayat, rol yapmadan yaşayabildiğin hayattır.

Bir sonraki yazıda bu rollerin içinde sıkışan başka bir şeyi konuşacağız:
“Bastırılan duygular.”
Yani kendin olamadığında ne olur?
Yuttukların, ertelediklerin, içinde tutup acı çekme pahasına sustukların, gözlerinde taşıyıp anlatamadıkların, kalbinden geçirip aklına söz geçiremediklerin, diline getirip söyleyemediklerin… Hepsi nereye gider?

Hazırsan, orada daha derin bir yere dokunacağız.

O zamana kadar, kendine dürüst ol:
Bugün oynadığın rollerin hangisi sana ait, hangisi sadece “seyirciler” için?

Yorum bırakın